19 Aralık 2012 Çarşamba

SEN BENİM KİM OLDUĞUMU BİLİYORMUSUN?


    Bir rahatsızlığım vardı, tam da o sıralarda bir özel hastane kampanyası olduğunu duydum. ‘Hadi ‘ dedim kendime ve randevu aldım , günü gelince de kalktım gittim. Odasına girmem için izin verildiğinde doktor bey gözlüklerin üzerinden beni süzerek ‘ne şikayetin var?’ dedi. Kısaca anlattım. Aramızda rahatlıkla 1,5  metre mesafe vardı ve o mesafenin aşılmasını istemediğinden olsa gerek araya sandalye  de koymamıştı.  Bilgisayarına yazdı , çizdi. ‘Bodrum kata inin, kan testi  yaptırın , film çektirin  ve yine gelin’ dedi.  Derhal dediklerini yaptırdım ve ertesi gün sonuçlarla yanına çıktığımda yine aynı mesafeden görüştük. ‘Neyim var ?’diye sorduğumda  umursamaz bir tavırla  falcı edasıyla ‘ daha önce şöyle bir ortamda kaldın herhalde, şöyle bir  durumun var’ diyerek  esrarengiz tavırlar takınarak beni  iyice işkillendirdi. Oysa öyle bir şey yoktu, dediği gibi ortamlarda  hiç bulunmamıştım. Korktuğumu fark ettikçe  açık olmayan ifadeler ile  birkaç test daha istedi. Ben hastane içinde koşturup istediklerini yaptırdım ve en sonunda vezne de ödemem gereken rakamı gördüğümde birden dank ! etti. Kampanya bir masaldı ve doktor bir esnaf gibi çalıştığı hastane ye kazanç sağlama derdindeydi.

‘Artık bu kadar yeter ‘diyerek son kez doktorun odasına gidip teşhisini duymak istedim. Gel gör ki ‘ neyim var?’ dediğimde yaptırdığı testlerin bazılarının hiç de gerekli olmadığını hissettim. Oysa ne muayyene etmişti ,  ne de doğru dürüst sorgulamıştı . Hastanın bilgi alma hakkı diye bir şey var olduğunu sanarak hastalık hakkında sorular sorduğumda 

‘ Siz bana sorular soramazsınız , reçete olarak ne yazdıysam o dur. Ben bunun 10 yıl eğitimini aldım , 15 yıldır  da çalışıyorum’ dediğinde gelen her hastanın onların kulu – kölesi ve de kara cahil olduğunu sandığını anladım. ‘Ben ve biz  hasta olarak gelmesek sizin var olma gerekçeniz kalmaz ve hiç olursunuz’ demedim.

Düşünsenize, her işin uzmanı kişinin aynı tavırları takındığını ve bu megolamanlığın esiri olduğunu , nasıl olurdu halimiz? 

Bir banka da işlem yaptırıyorsunuz ‘bu ödeme ne için alınıyor ? diye soruyorsunuz karşınızdaki insan’ ne ise o ,biliyormusun ben kaç yıl eğitim aldım, ne zorluklar yaşadım,sorgulamak haddine mi?’ diyor .  Hiçbir konunun uzmanı kolay yetişmiyor , bu doğrudur.  Ancak yıllarca sorulan her mali soruya açıkca yanıtlar verdim , hiçbir zaman ‘ ben kolay yetişmedim, senelerce eğitim aldım, aç kaldım, açıkta yaşadım, tecrübedir diyerek süründüm , şimdi de her cevabım için şu kadar ücret istiyorum yada cevap yok‘ deme saçmalığında bulunmadım.

     Böyle  bir yola girersek önce evde annemiz- babamız  ‘ ben insan yetiştirdim , evladım kolay mı bu iş , bana şu kadar borçlusun’ derse nice olur halimiz?

     Lafın özü şu dur ki;  ‘ sen benim kim olduğumu biliyormusun? Ben şuyum, şu yollardan geçtim’  demek hiç kimsenin hakkı değildir.  Toplum içindeki en yüksek rütbe ve en küçük rütbe  birbirine muhtaçtır  ve  asla birbirinden daha az önemli değildir.  Evet, bazı meslekler onurları için fazla mücadele etmemiştir, kendiliğinden onurlu meslek  sayılmışlardır ama bu demek değildir ki diğer meslekler ve kişilikler onursuzdur. Her  işin ehli saygıdeğerdir.

        Neden mi yazdım bu yazıyı? Geçenlerde bir yazı okudum bir doktor onurunun kırıldığını yazmıştı ve ben de diyorum ki inanın binlerce hastanın onuru da  sadece kırılmıyor , yok sayılıyor. Bu daha da korkunç değil mi?

22 Ekim 2011 Cumartesi

GÜZEL NEDİR?

Geçen zaman hepimizin algılarını değiştirirken görüşlerini de oya gibi işliyor ve farklılaştırıyor.
Yıllar öncesinde; yurt günlerinde kaldığım kalabalık oda da onunla aynı ranzanın altında ben, üstünde o’nun yattığı bir dönemde o güzellikle tanışma şansım olmuştu. Güzellik yetişme çağlarında kız yada erkek olsun her gencin kafasını taktığı bir kavramdır. Kavramdır derken bu gün böyle adlandırıyorum o günlerde kavramdan öte bir nimet ti…
Oda daki çoğu kişinin dikkatle izlediği alımlı ve güzel bir kızdı yani o günün ideal şekillerine kusursuz uyum sağlayanı idi... Sadece güzel şeylerin yakınında olmak bile son derece hoştu…
Hani neredeyse onun ranzasının altında yatmak bana bir şans gibi gelmişti zira ona çevrili ilginin artanından ben de yararlanırdım, belki o güzellikle arkadaş bile olabilirdim.
Günler geçtikçe ortam ısınmaya , muhabbetler koyulmaya başlamıştı ve kaçınılmaz şekilde o güzellikle arkadaşlık etmeye başlamıştım. Ne var ki gün be gün o güzelliğin hepimizden farklı olmayan insani kusurlarla çevrili olduğunu görmeye başlamıştım.

Ben ise derslere zamanında giren, düzenli notlar tutan çelimsiz, kara-kuru ama çalışkan bir kız’dım. Sahip olduğum bu avantajı ders notlarımı o güzellikle paylaşmaya ve arada bazı dersleri ona anlatarak kullanmaya başlamıştım. Yani işe yarıyordum…
Becerilerim bununla sınırlı değildi…O güzelliğin arada migreni tutar , başı ağrırdı o zamanlar
- biraz başıma masaj yapar mısın?
dediğinde bu ricayı hiç ikiletmez , dilediği kadar onunla ilgilenirdim. Gerçi bir şifacılık yanım vardı ama bunu kimseyle paylaşmamıştım. Çünkü çok küçükken şifacı olan büyükannem bana tılsımını vermişti ancak o yıllarda bunun bilincinde değildim ama elimin değdiği kişilerdeki huzursuzluk bir şekilde geçiyordu. Sıkışmış kavanoz kapaklarını , açılmayan dolap kilitlerini bir şekilde açıyordum aynen bir türlü çözemedikleri matematik problemlerini çözdüğüm gibi…
O güzellik kahvaltıda zeytin ezmesi yemeyi severdi ama bir türlü kavanozları açamazdı.
Saf’tım….tırnaklarının bakımlı ve uzun olduğunu , kırılmasından korktuğu için kavanoz açmayı istemediğini düşünemezdim. Kavanozunu ranzanın alt katına yani benim yatağımın üzerine indirirdi, açardım ve kapkara zeytin suları çarşaflarımın üzerine güzelce akardı. Tek kelime etmeden kavanozunu alır , ranzanın üst katına çıkıverir ,keyifle kahvaltısını yapardı. Ben ise çarşafların değişme zamanı haftada bir olduğundan bekleyemez mecburen her şeyi toplar banyoda çamaşır’a girişirdim. Bu birkaç kez yaşadığım ama umursamadan o güzelliğe hizmet ettiğim günlerdendi.
Sonra bir gün dayanılmaz sancılarla bir gece yarısı uyandığım da, oda da ki tüm arkadaşlar başımda toplandığında, onu, o güzelliği yanımda görmediğimi fark ettim. Ranzamın üstünde yatmasına , tonla bağırtı koparmama rağmen yerinden bile kıpırdamamıştı. Arkadaşlar beni bir taksiye bindirip Fakülte Hastanesine göndermişlerdi yanıma da bu güne kadar sadece selamlaştığım bir arkadaş refakat etmişti. Bu gün adını bile anımsamadığım arkadaşımı…minnetlerle anıyorum.
Neyse, korkulacak bir hastalık değildi sabah yurda dönmüştüm.
İşte o gün, ben öğrendim… güzelliğin ne olduğunu… bazen yılların dersini birkaç saatte alabileceğimizi ve eğitileceğimizi…Defalarca o güzelliğe hizmet ederken uğradığım kazalarda ondan sıradan bir ‘ kusura bakma’ yada ‘ bu benim yüzümden oldu, gel beraber yıkayalım’ lafını neden duymadığımı anladım. O güzelliğin benim için tek bir şey yapmadığını ayrımsadım. O güzellikler kendine yararlı ancak çevresi için parmağını kıpırdatmayacak bencilliklerle doluydu. Yapılabilecek tüm kaprisler, şımarıklıklar sadece onlara yakıştırılıyordu.
Hayatımda bir kavramın gerçek yerini bulması bu günlerde olmuştu. Kendine olduğun kadar çevrene ne kadar yararlı isen o kadar güzel’din. Fayda = Güzellik elle tutulabilen bir kavramdı.
Artık en sevdiğim çiçek sadece güzel renklerden ibaret değil aynı zamanda güzel kokulu olmalıydı.
Bunca geçmişi bana hatırlatanda yine bir dostum oldu. Geçtiğimiz günlerde en ucuz verilebilen şey olan öğütlerden bana vermeye kalktığında ‘ neden hiç marka giymediğimi ? farklılaşmam gerektiğini , aslında özel olduğumu ama sıradan giyindiğimi’ bana bir çırpıda söyleyiverdi. Son derece öğrenim görmüş olan dostum ‘ Bana ne giysem yakışır’ programlarının müdavimiydi. Açıkca günümüzün ‘ ye kürküm ye’ düsturunu benimsemiş hatta özümsemişti… o anda kırılmasından korktuğum için sustuğum anlardan dı… Bana böyle bir öğüt verdiğine göre demek ki sıradan biriydim, marka giymeye çalışmak sıradanlığı aşmak için günümüzün yutturulan afyonlarından dır. Ama haklıydı çoğunluğun beğenisi, genel kabul görmesi ve hatta seçilen kişi olması kişilikten daha çok etiket ve kürküyle:)) olabilmektedir. Sıradan olmadığım için kendi tarzımda dayattığımı anlaması için alması gereken eğitimden yoksundu. En fazla işime yarayacak olanı seçtiğimden bi’haberdi…
Kaçımız savunduğumuz fikirlere göre yaşayabiliyoruz?

Günümüzde merhamet timsali insanlar vardır, yollardan kedileri,köpekleri toplar ,evinde besler…bir yandan da anası yada babasından yakınır ‘ ne kadar bıktığını ‘ anlatır mümkün olsa’ huzur evine yollayacağım’ der…merhametin önce insana hatta en kötü insana bile gösterilmesi gerektiğini bilmezden gelir.
Sonra aşırı sosyalist fikirlerle dolu insanlar vardır, her şey dahil çıktığı tatillerde tabağında mutlaka yemek artığı bırakmak görgü kuralı , gözü tokluktur der, tabağını doldurur, doldurur , öylece bırakır…onca aç insan varken yemeğin çöpe gideceğini bilmezden gelir.
Sonra eşitlik, feminizm nutukları atarken yanındaki adamın eline tüm poşetlerini tutuşturup hamalı gibi kullanarak, hayatın tüm yükünü sırtına vererek , gücünden nemalanarak sırtını dayayan insanlar var.
Artık bahçemde gösterişsiz yada az gösterişli ama harika kokular ile soluyan çiçekler var. Ve çevremde görüşlerini sadece moda ve marka olduğu için değil sadece inandığı için savunan insanlar var. Dayatmacı güncel kültürün ne kadar dışına çıkabilirsek, o kadar biz olabileceğimizi bilenleri selamlıyorum…

20 Eylül 2011 Salı

ONLAR HEP ORADA





    Geçirdiği uzun ve yorucu iş günlerinden sonra Hülya ,yaz’ın son günlerinde ancak alabildiği yıllık izinini  hem iyice dinlenmek hem de şehirden biraz uzaklaşmak arzusuyla Marmara Adasında geçirmeye karar vermişti. Daha önceki yıllarda gittiği yerlerden değildi ve çok kişiden methini duymuştu. Bu niyetle yanına aldığı küçük yolculuk çantası ile yola çıktı ve şimdi limanda  beklerken onları gördü. Gençlikten henüz geçmiş uzun boylu, kumral bıyıklı, kot pantalonlu adam ve ondan daha kısa boylu, etrafa gülen gözlerle bakan hafifçe tombul  sarışın hanım  hem gülüşüyor hem gelen gemileri inceliyorlardı. O kadar farklıydılar ki ; onları izlerken ‘ bu kadar huzurlu, güleryüzlü insanlar neden tatile çıkarlar?’ diye düşünmeden edemedi.  Oysa onun bir yerlere gitmesi   için yorgun ve stresli olması , kaçma isteği ile dolması gerekirdi. Madem böyle de mutlusunuz neden onca yol zahmeti çekeceksiniz ki , oturun evinizde , sevdiklerinizle beraber hep gülün , değil mi ya…



     Yarım saat geçmeden daha çok araçlar için olan feribot’a  binmiş , son derece rahatsız ahşap sıraların üzerinde oturuyordu ve az önce  ‘ huzurlu’ görüntüleri ile dikkatini çeken çift ise tam karşısındaki sıradaydılar.  Daha önce hayalini kurduğu yolculuklardan değildi bu ve denizin hırçın günlerinden birindeydiler, dalgalar bir sağa bir sola sallanmalarını sağlarken arkasına dönüp bir süre dalgaları izledi. Hep suların yükselip alçalmasını, renklerinin maviden griye dönüşümünü sevmişti , hele dalgaların sesi her zaman huzur vermişti ona.  Başkalarının ürktüğü şeyleri hep severdi,  nasılsa… Ama aslında daha kalabalık bir gemide olmayı isterdi ,  oysa gemide çok az yolcu vardı ve kendi ile düştüğü çelişkisi ilginçti… Hem dinlenmek isterken yine de insanlarla olmayı düşünmek   ona özel gibiydi.

Elini çantasına attı , bisküvi  kutusunu çıkardı, özenle açtığı paketi karşısındaki çift’in kadın olanına uzattı:

- Buyurmaz mısınız ?

Kadının kızaran yüzünden hem güneşe hem sallanmaya pek alışık olmadığı anlaşılıyordu, gülüyorlardı ama  eşlerin her ikisinin gözlerinden biraz deniz korkusu okunuyordu. Çekimser ellerle aldıkları bisküvileri yerlerken sakin seslerle isimlerini söyleyerek tanıştılar.

Kadının adı Elif , adamın adı  Murat tı, 10 yıldır evliydiler, kadın çalışmıyordu koca ise  oto sanayi de çok  çalışmaktan balayı bile yapamamışlardı. En sonunda 8 yaşında kızlarını annelerine teslim ederek başbaşa bir yolculuk planlayarak feribota binmişlerdi. Ancak denizin en kabaran zamanlarında bu derin yerlerde olmak pek de hoşlarına gitmemişti ve ayrıca ne yolu, ne kalacakları yeri biliyorlardı.  Onların bu saf ,temiz hallerini sevmişti,

- Birlikte kalacak yeri ayarlarız, rahat olun…

derken  sohbet edecek birilerini bulmaktan hoşnut , bir anda kaynaştılar.  Bir deve hörgücüne benzer kayalıkların oradan geçerken koca feribotun bu kadar sallanmasından korkan Elif  en sonunda korkusunu yenip korku gülücükleri yerine keyif kahkahaları atmaya başladı.



     Her zaman  yaşananların  insan tarafından çok eski zamanlarda arzulandığına inanan Hülya   ‘herhalde bir zamanlar böyle birilerini tanımak istemiş olmalıyım ki ‘ diye düşünerek dostluk için karşısına çıkanlarla  ilgilenmeye başladı. Hesapsız , plansız çıkılan yollarda  karşılaşılan şeylerin birer ders olduğunu bilirdi. Elif ’ in anlattıklarından yaşadığı hayatın kendi hayatının negatifi gibi olduğunu gördü. Kendini birilerine tam bir adama sonucunda noksan yaşanılan şeylerin bir gün hesap sorması gibi bir şeyle karşı karşıya idi Elif.  İyi bir evlilik, çocuk ve görevlerle rahat bir hayat ama hiçbir zaman tek başına bir araçta olup da bir yerlere gidememişti ve şimdi tek olarak yollarda kalsa nasıl yaşayacağını bilemez durumdaydı. Sohbetlerle ısınan yolculuktan sonra akşam saatlerine doğru  iskeleye yanaşmaya çalıştılar çünkü onlar artık iyice alışsalar da dalgaların boyu hayli büyümüştü ve kaptan feribotu zorla iskeleye yanaştırdı.



     Adaya indiklerinde üç arkadaş olmuşlardı ve dağlardan gelen kekik vs.kokularından başları dönmüş halde kıyıda dolaşmaya başladılar. Sonbaharın ayak seslerinin henüz duyulmaya başladığı bir mevsimde erkenden havanın kararmaya başladığını gören Hülya kıyıdaki çay bahçelerini geride bırakarak içerilere , evlere doğru gitmeyi önerdi  çünkü sahil şeridi boyunca herhangi bir otel levhası görememişti.

Feribottan inen diğer yolcuların aslında ada halkından olduklarını derhal evlerinin yolunun tutmalarından anlamıştı. Acilen kalacak yer bulmaları gerekiyordu. Cumba adı verilen çıkıntıları olan ahşap,oldukça eski iki katlı evlerden oluşan  sokaklarda dolaşmaya başladılar. Evlerin küçük pencerelerinde yukarı kaldırarak açılan cam çerçevelerden başların uzandığını görerek seslendi

-  Acaba buralarda kalabileceğimiz pansiyon var mı ?

Pansiyonlar vardı ama sezon kapandığı için herkes evini, ev olarak kullanmaya başlamıştı, açık olanlar da doluydu. Bir kaç yere gittikten sonra Murat’ın keyfi kaçmıştı ‘neden otel bulabilir miyiz diye önceden danışmadım’ diye hayıflanıyordu. Yarın sabaha kadar feribot yoktu ve ortada kalmışlardı.  En sonunda oldukça yaşlı bir kadının evini tarifle buldular. Son derece eski ahşap binanın küçük, cumbalı pencerelerinde çiçek saksılarından pembeli küçük çiçekler sallanmaktaydı ki gittikçe artan rüzgar kendini gösteriyordu. Yaşlı kadın ; uzun basma çiçekli entari giymiş,  arkasında iki belik örgü yaptığı saçlarını bir çiçekli tülbentle sımsıkı sarmış , başının çevresinden dolandırdığı tülbentin uçlarını fiyonk yaparak alnının sağ köşesine düşürmüş , çok şirin biriydi ve evinin üst katını pansiyon olarak onlara verecekti . Kalacak yer bulmanın sevinciyle  alt kattan üst kata evin içinden çıkılan tahta merdivenleri tırmandılar ve  yaşlı kadının gösterdiği küçük bir holde sıralanmış yan yana  odalarına eşyalarını bırakarak sahile akşam yemeği için inmeye karar verdiler.

 

   Sahile indiklerinde ada’nın  nerdeyse tüm halkının çay bahçelerine doluştuğunu gördüler, insanlar neden evlerinde oturmuyorlar dı?  Öylesine keyifli, sakin bir topluluktular ki  akşam yemeğini bitirdiklerinde her üçü de ‘ iyi ki buraya geldik’ diye düşünüyorlardı. Buradaki insanlar son derece konuşkan, yardımsever , uzun boylu ve yapılı kişilerdi.  İki sözün ortasında kahkahalar atarak konuşan bu insanların tatlı şivelerinden farklı topraklardan oldukları belliydi. Ada halkının bir kısmı Girit’ ten göçmüşlerin torunları ,bir kısmı da zaten hep burada olmuş olan Rum’lardan oluşuyorlardı, inanılmaz şekilde birbirlerine muhabbet doluydular. Ada’daki havanın bu mevsimde böyle değişken  ama denizin halen çok sıcak ve güzel olduğunu söylüyorlardı. Ancak kıyıda oturmanın imkanı kalmamıştı çünkü rüzgar ortada ne varsa uçuruyordu ve az sonra bahçelerde kimse kalmadı ,herkes evlerine dağıldı.  Üç arkadaş en son elektriklerin kesildiğini , her yerin karanlıkta kaldığını ve iri damlalarla yağmurun başladığını görünce kalacakları pansiyona alelacele koşturdular.



    Elif ve Murat odasına çekildiğinde ; Hülya odasına giderek, karanlıkta küçük pencerelerden içeri dolan şimşeğin ışığın yarattığı aydınlıkta çantasından  eşyasını aldı, giyindi ve yatağına yattı. Yatağın inanılmaz yumuşaklıkta olduğunu görerek şaşırdı, ne yana dönse ağırlığını verdiği tarafı dibe çöküyor,  kolları,bacakları yada başı yüksekte kalıyordu , bu durumunu çok rahatsız ve komik buluyordu. Dışarıdan öylesine büyük gümbürtüler,çatırtılar gelmekteydi ki  az sonra evin çatısı başlarından uçacak gibiydi. Evin içindeki bütün deliklerden içeri dolan rüzgarın senfoni gibi uğultusunu ve dalgaların sesini yattığı yerden duyuyordu…ve acaba  kıyıdan yeterince uzaklar mıydı, ya şimdi  deniz kopup üzerlerine mi gelecekti ya da kendileri denize mi uçacaklardı? Hesaplayamıyordu…

Şimşekler iyice artmıştı ve tepelerine yağan yağmurdan çatının akıp akmayacağını düşünmeye başlamıştı. Evin içinde dolaşan mavili-mor şimşeklerin çatırtısında uyumak zaten imkansızdı  ama Allahtan gök gürültülerini severdi. Aslında kalkıp pencereden dışarıyı seyretse mi diye düşünürken; oda kapısının önünde onları gördü. Gördü… ama ne olduğunu isimlendiremedi…uzun siluetler halinde mavi-mor ışık gölgeleri yavaşca  kıpraşıyorlardı.  Şimşeğin yarattığı ışığın aklına  oyunlar oynadığını düşünerek tepkisizce baktı.  Az sonra tiz bir sesin kulakları sağır eden çığlığıyla zıpladı, yataktan fırladı,kapıya açtı ve hole doğru koştu.



     Elif holün oda kapılarına bakan kısmındaki sandalyelere çökmüş halen çığlıklar atıp durmaktaydı ve işaret parmağıyla kendi odalarının kapısını göstermekteydi. Murat ise eş’inden biraz ileride saç-baş dağınık şaşalamış, öylece kalmıştı… Hülya gösterilen yere baktığında iyice gördü ve gördüklerinin neler olduğunu artık anlamıştı.  Uzun, insan şeklinde siluetler , mavi-mor-kızıl ışıklar içinde bir oda kapısından öteki oda kapısına doğru yürümekteydiler. Şimşeklerin ve gök gürültülerinin gittikçe arttığı küçük holde Elif, Hülya’ya sımsıkı sarılmış halde  korkudan ağlıyordu. Siluetler  ışıklar içinde odaları gezerken;  Murat holdeki küçük dolapta mumlar olabileceğini düşünüp dolapları karıştırmaya başlamıştı. Utanmasa, Murat ta çığlıklar atacaktı bu nasıl bir geceydi, kabus gibi…

Gün aydınlanana kadar Elif ,Hülya’ ya sarılmış halde, Murat biraz ötede eski tahta sandalyelerde oturup evin içinde dolaşan ışıklı siluetleri seyrettiler.

  

     Sabaha karşı sandalyelerin önündeki küçük masaya başlarını dayamış uyuklar haldeyken alt kattaki dış kapının anahtarla açıldığını duydular. Yaşlı kadın, küçük bir kahvaltı tepsisiyle üst kata tırmandı.

- İyi günleriniz olsun, size kahvaltı getirdim, rahatsız olmayın diye alt katta kalmadım , komşuda kaldım bu gece,

diyerek  holdeki masanın üzerine elindekileri bıraktı.  Gece olup biteni anlatacak halleri yoktu , anlatsalar da kim inanırdı ki…ama sabahki görüntüleri oldukça garipti gecelikleriyle  holde, masa başında uyuklayan üç misafir… Murat,

- gece ışıklar sönmüştü , evde hiç mum falan yok mudur?

Yaşlı kadın dolabın üst raflarını karıştırdı ve bir gaz lambasını buldu, masanın üzerine koydu. Ama artık iş işten geçmişti ,ortalık yeterince aydınlıktı ve odaları dolaşan hiçbir şey yoktu.

Sustular…geçen geceden hiç bahsetmemeye karar vermişlerdi hatta kendi aralarında konuşmadan …

Odalarına gidip giyindiler, çantalarını alıp hole çıktılar ve getirilen mütavazi kahvaltılarını sessizlik içinde ettiler.

Alt kata inen yaşlı kadın kahvaltı tepsisini geri almak için geldiğinde  yanlarına oturdu:

- Yavrum iyi uyuyabildiniz mi? Şansınıza hava bozuktu gece, ama korkmayın çatı akmaz, torunlarım yazın gelip onardılar.

dedi. 

O’na hep buradan gitmesini, yanlarına İstanbul’a taşınmalarını söylüyordu oğulları,kızları,torunları ama o, evini kıyamıyordu... Bu evde yıllarca anası, babası ,amcaları, dayıları hep beraber oturmuşlardı.

Çocuk yaştaydı daha Girit’ten bu ada’ya zorunlu getirildiklerinde ama ne sıkıntılarla eski vatanı unutup yeni vatana alıştıklarını  hatırlıyordu ve şimdi tüm ada akrabalarıyla dolmuştu. Sonra birer birer göçmüşlerdi öte dünya’ya…   

Hülya yaşlı  kadının gözlerine bakarak:

- Onlar, bir yere gitmediler, hep buradalar…  

Demek istedi ama zaten yaşlı kadın bunu biliyor olmalıydı…

 Kendi çocukları ise iş-güç yok diyerek ada’dan İstanbul’a göçmüşlerdi, arada ziyaretine gelirlerdi, çatıyı ,evi onarıp giderlerdi.



    Yaşlı kadın’a gece için ödeme yaptıktan sonra çantalarını alıp sahil’e indiklerinde geçen geceden eser yoktu. Pırıl pırıl bir güneş, masmavi bir deniz ,yağmurla yıkanmış , mis gibi kekik kokan tertemiz sokaklar önlerinde uzanmaktaydı . Herkes yine çay bahçelerinde gecelemiş gibi , önlerinde çayları,  masalarda sohbetlere koyulmuşlardı. Çevrede biraz soruşturduktan sonra ada’nın arka tarafına doğru yürürlerse küçük bir otel  olduğunu öğrendiler. Gecenin hiç beklemedikleri gibi geçmesi Elif’i de, Murat’ı da yormuştu.

Hele Hülya daha da şaşkındı ; demek ki daha tanışalı  bir gün bile geçmemiş birisiyle sarmaş dolaş sabahlamak , hiç beklemediği bir samimiyetle karşılaşarak böylesine garip olaylı bir geceyi paylaşmak yaşanması gerekenmiş diye düşünüyordu. Elif , korku içinde geçen geceden sonra bu ada’dan ayrılmak istiyordu ama sabah  yapılacak  feribot seferinin iptal edildiğini çünkü açıklarda halen çok şiddetli bir poyraz’ın olduğunu öğrendiler. Çaresiz otel’e gitmek için yola koyuldular. Otel’e giden yol’un deniz kıyısından olduğunu ama akşamki fırtınadan sonra yolun sularla kaplandığını öğrendiklerinde  Elif ve Murat kalacak başka yer bulmak için ayrıldılar. Hülya ayakkabılarını çıkarıp dizine kadar gelen suda ilerleyerek otel’e doğru yürümeye başladı.  Hülya her ne kadar birbirlerinin telefonlarını alsalar da asla birbirlerini aramayacaklarından emindi. Çünkü bir kadının hayalini kurduğu, eşiyle baş başa geçirmeyi düşündüğü bir tatilin ilk gecesinde bir yabancı ile çığlıklar içinde korkuyla sabahlaması hayli utanç verici ve hayal kırıcı bir şey di…  Neye niyet neye kısmet denir di bu olaya…J)

  

    Otel’e vardığında Hülya ,geçen geceyi asla yaşamadığına kendini inandırmıştı ve tatili henüz şimdi başlamıştı. Ama yine de düşünmeden edemiyordu ‘ Elif eşi  dururken niye kendine sarılmıştı?’ İstermisin şimdi bir kavga etsinler, ‘neden gitmek için doğru dürüst bir yer seçmedin?’ diye…J)

 En sonunda ‘ aman , boşver ‘ diyerek otel’in resepsiyonuna kimliğini uzattı…bilinmeyenler hep vardı zaten öyle de kalsınlardı…


15 Ağustos 2011 Pazartesi

MIŞŞŞ.....GİBİ YAPMAK


  Hepimizin çocukken öğrendiği bir ders vardır ; hani uyumadan önce karanlıkta gördüğümüz hayaller olur da bizi korkuturdu  işte o zaman bir büyüğümüz derdi ki  'oraya bakma ,yokmuş gibi yap zaten bir şey de yok yavrum.' Biz böylece korktuğumuz şeylerin aslında olmadığını,  uydurduğumuzu öğrenerek büyürüz. Yok muş.. gibi yapmak bir anlamda her gördüğümüzün gerçek olmayacağının öğrenilmesidir.
Sonraları biraz büyüyüp de oynarken takılıp düşer, dizlerimizi yaralarız ve yine ağlayarak büyüklerimize koştuğumuzda aynı terane karşımıza çıkar ' yok bir şey evladım' der  kanayan yaralanmış  yere oksijenli su, tentürdiyot sürerken bir büyüğümüz 'yok bir şey oyuna devam'. Böylece  acıları da kanıksarız. Yokmuşşş gibi yaparız. J
Yıllar geçer gider ve biz  mışşş gibi, muşşş gibi yapmayı iyice ezberleriz. Genç oluruz ve bir gün isyanla , şiddetle  tanışırız. Haliyle şiddetin coplusuyla karşılarız, biber gazlısıyla karşılarız ve yine karakol kapılarında ' ya bir şey yok işte güvenlik güçlerinin görevi bu, biraz dövmek zorunda kalmışlar' der bir büyüğümüz. Yani bir şey yok! muşşş… J
Kadın olur , evleniriz bir gün ve şiddetin sevilen eliyle de olabileceğini görürüz. Küfürlü,  aşağılanmalı hayata alışırız. ' Ya aslında bir şey yok, içince biraz bağırıyor, yemek sıcaksa tencereyi  kafamıza geçiriyordur, o kadar…arada sırada çocuklara girişilir tekme tokat, o kadar…L yani…'. Yıllar, yıllar geçer iyice yaşlanınca deriz ki 'aslında ben çok çektim bu adamdan ama Allahı var kendi yok bir gün dövmedi  beni sadece tekmelendim, aşağılandım , o kadar… ama çocukları babasız bırakamazdım ya…' Ah!  Ama etrafa ne kadar uzun süre mutlu aile resmi çizmişlerdir, herkes onların uyumuna kıskançlıkla bakmıştır. Bilinmez ki yetiştirdikleri çocuklar özürlü olmuşlardır , ya şiddetten kaçmak adına başka bir şiddetin kucağına çekilmişlerdir yada şiddete hiç bulaşmamak için köşelerine…ailesizliğe…Onlara sorsalardı çocuklar çoktan böyle ana- babalarının boşanmış olmalarını isteyeceklerdir ya kadın çalışmayı yediremez kendine, doğru ya…yaşadığı ortamda dul kadın yine bir erkeğe şiddetle L  sığınmak zorundadır. Ya da kolayına gelir en azından tek adamdır derdini çektiği…J bari mutluymuşşş gibi yapalım da şanımız yürüsün…
İş hayatına atılıp kendi ayakları üzerinde durmak ister bazı kadınlar, onların bilmedikleri ise şudur; iş hayatında ya tacizin sempatik olanına J ya da amirlerinin çok üstünde çalışıp çok altında ücret almaya ve gerektiğinde angaryaya , aşağılanmaya razı olmaları gerekecektir, üstelik bu defa şiddetin sayısı amirlerinin sayısı kadardır. Öğrenir… kadın, kural bellidir; ya ez, ya ezil…bakmışsın adı kadın kendi erkek olmuş nice kadınlar türemiş. Eeee  kadın haklıdır…J  İş hayatı böylece başarılı erkek kadınlarla dolup taşar, artık onlar sistemin kendisi olmuşlardır. Her şey yolundaymışş gibi…
Erkeklerin durumu da fazla iyi değildir aslında, onlar  çalışır çabalar, üç kuruş için kırk takla atar, nice mobbing’lere dayanır , işinden memnun gibiymişşş gibi yapar ve evine döner  sustuğu onca şiddeti evinde şiddetle kusarL. Ücret sistemleri asla adil olmamıştır, patron yada müdür her zaman fazla despottur ve  mışş... gibi yaparken yüzlerine sürekli gülümsemek oyunun olmazlarındandır.
Toplumumuzun her katmanında bu böyle sürer, gider… Ülkede işler yolunda gitmez tarih boyunca da gitmemiştir ama gururla anlatırız: 'bizde öyle bir ordu varmışşş ki üüüfff... yani istese şimdi her şeyi yoluna sokabilecekmişşş' 'biz öyle büyükmüşüz ki istesek cihanda yedi düvel’le boğuşurmuşuz', 'ya aslında ekonomimizde bir sorun yok muşşş... ,kriz bize uğramayacakmış, çook zenginmişizzz… '
Hamasetle sadece kendimizi kandırmayı sürdürürken sağlı , sollu girişenler çevrilecek yanak bırakmadan sürekli tokatlamakla meşguller ve biz halen çok mutluymuşuz gibi yapmakla …
Kimileri bu oyunumuza bir isim takmış ‘ bardağın dolu tarafını görmek’ oyunu. Keşke mışşş.., muşşş... gibi yaparak inandığımız her şeyi gerçek yapabilme gücümüzde olsaydı ama ne yazık  ki …
Sanki her şey yolunda, sanki kimse üzülmemiş ve kimse eskimemiş gibi yapmak ne kadar doğru? Yıprandığımız, bozulduğumuz alanlarımızı gizlemek ,yok saymak olguları yok etmeye yetseydi belki çok daha iyi olurdu.
Batılı yaşam guruları ısrarla diyorlar ki 'her zaman olaylara umutla bakın , olabilecek her şeyin iyi tarafını görün'  ama biz anlıyoruz ki ' her zaman  büyük bir sorun yokmuşşş gibi yapın, her şey yolunda imişşş gibi..'olun.
Geçenlerde annem bir gece kısa süreli bir inme krizi geçirdi. Ertesi gün olayı hatırlatıp hastaneye gitmeyi önerdiğimde " hışşş kızım anma şimdi, oldu-bitti, şimdi bir şey yok ki…hiç üstüme anma da tekrarlamasın" diyerek beni susturdu. Öyle bir şey ki bu ; kötü bir olayı hatırlatmak olayın kendisinden bile kötü bir şey ;çirkinlikler,zorluklar,dertler gizlenmeye mahkumdur  ta ki  bizi yerimizden ,yurdumuzdan edene kadar. Belki o zaman …
Bizler bebelerimize bile ninni olarak mışşşş.., mışşşş... ı seçen insanlarız ve masal tadında yaşamayı sevdiğimizden hiç uyanmak istemeyiz ; olumsuzla savaşmak,değiştirmeye çalışmak zorumuza gelir, ancak  inanmak istediklerimize inanırız.
Bu şekilde şartlandırılmış bir toplum  kolaylıkla  hipnotize edilmekte ,miting alanlarında kim olumlu ifadelerle “  mışşş, muşşş, cakkk,cekk” i kullanılanabiliyorsa  yönetimin başında olabilmekte ve  maalesef  halk olarak güzelce güdülmekteyiz…

19 Temmuz 2011 Salı

NAZIM DEDE...

        Havanın  inanılmaz sıcaklıkla kavurduğu günlerin birinde, bir-iki ağaç  ve yandaki binanın duvarının gölgesine sığınmış duran masanın kenarında oturmakta , çayımı  yudumlamaktayım. Az ileride deniz ;  lacivert çarşafın üzerine ağartıcı dökülmüş gibi mavinin alacalıklarında ve de ütülenmesi unutulmuş gibi kırış kırış sallanmakta…tatlı tatlı bir poyraz serinliği henüz başlamakta ve ben güneşin hafifçe solduğu şu saatlarde yerimden kalkıp, evime yollanıp güneşin acımasına muhtaç yollara düşmekle düşmemek arasındaki dalgınlığımdayım. Yandaki masalardan güneşlenmekte olan insanların ve çocukların kah neşeli kah rehavetli sesleri geliyor.

      Öylesine bir dalgınlıkla denizin gözüne gözüne bakarken yanımda sürtülen bir ayak sesiyle irkildim. Döndüm;

-- Hanım kızım yerime oturmuşsun , burası benim.

Siz deyin 80 ben diyeyim 90 yaşlarında bir bey bastonunu sürükleyerek yanıma yaklaşmış gülümseyerek beni süzüyor.

-- Buyurun ,

diyerek masamdaki diğer sandalyeleri gösterdim, zaten kalkacaktım. Ama o,

-- Ben  sandalyemi de getirdim.

diyerek gösterdiğim sandalyelere değil de tam yanıma getirdiği sandalyesini koyarak oturdu.

--Kızım adın ne?

diyerek olduğu gibi muhabbete başladı. Adımı söyledim sonra o adını söyledi böylece tanıştık. Onun adının  ‘ Nazım ‘ olduğunu öğrendim.

Akşama yaklaşan  bu saatlerde benim oturduğum bu yere hep o otururmuş. Evi az ilerideki binada imiş ve artık uzun yürüyemediğinden sadece buraya kadar gelirmiş. Mekandaki her yere hakim kaptan köşkü ayarında bir masaydı ve tam gölgeyle korunan tek yerdi. Benim yerimden kalkmakta kararsız olarak gecikmem onunla beni karşılaştırmıştı.

Yanımdaki kişi öylesine güzel Türkçe konuşuyor ve öyle iyi duyuyordu ki az sonra yaşının hayli ilerlemiş olduğunu unutmuştum bile.

     Öylesine kibar bir şekilde mesleğimi, eğitimimi soruyor,hayatımı sorguluyor,  kendini anlatıyordu ki ve  Bursa da Işıklar Lisesinde okumuş bir asker emeklisi olduğunu öğrendiğimde  bir ortak noktamızı öğrenmekten çok memnun olmuş bir şekilde  yanından hiç ayrılmak istemedim. Yüksek lisans yaptığını,  Avrupada pek çok ülkede görevlerde bulunduğunu ,pek çok yabancı dili konuşabildiğini anlattı.

Ben de az çok konuşabildiğim yabancı dilimi söylediğimde bana son derece akıcı bir şekilde birkaç soru sordu ve anladım ki yanımdaki kişi öylesine değil ciddi ciddi bu dilleri biliyordu, hem de bu yaşta…bu zihin…hayranlıktan  resmen ağzım açık kaldı…sorularını yanıtlamakta zorlandım. Anlaşılan o, sınav yapmaktan hoşlanıyordu. Bildiği bütün dillerden muhtelif örnekler gösterdi.

-- kızım sen 20‘nden kaç gün aldın ? J)

diye sorduğunda  kahkahalarımı tutamadım, şaka mı yapıyordu yoksa iltifat mı?

Bir insan bu yaşta böyle zinde bir zihin ve  muhteşem bir bilgi donanımıyla kalabilirmiydi? Bir erkeğin , bir beyefendi’ nin nasıl olması gerektiğinin canlı   örneği ile karşı karşıyaydım. Yaşımın gerçek halini söyleyip onun yaşını sordum.

-- kızım ben Cumhuriyet çocuğuyum. 1923 doğumluyum,

 dediğinde  bununla ne çok gurur duyduğunu anladım.

-- Atatürk’ çüyüm kızım ben

derken günümüzde yaşananlara inanamaz bir hali vardı. Çevremizdeki masalarda türbanlı hanımların olduğu yere bakarak;

--zor mücadelelerle  kazanılmış haklarını böyle siyasi  bir simge uğruna nasıl feda ediyorlar ? Anlayabiliyormusun kızım?

diye sordu , verilecek cevabım dan utanç duydum çünkü ‘biz geçen 90 yılı çöpe atmaya razı olmuştuk, bir şekilde demokrasi adına…’

  Vatanına ettiği hizmetleri anlattı, okuduğum kitaba göz gezdirdi ve şaşırarak gördüm ki  Dünyamızda  olan biten her şeyi benden yakın izliyor ,biliyordu…

Artık onunla konuşurken ‘ beyefendi’ diye hitap ediyordum çünkü içimden gelen buydu ve saygı duyulacak nadir insanlardan biriydi.

3 çocuk yetiştirmişti , hepsi de mesleğinde ve hayatında başarılı insanlarmış ve 3 te torunu varmış,ben yaşlarda…ısrarla

--kızım bana dede ,   

 diyordu…

Oysa benim bütün dedelerim çoktan göçmüştü…

En sonunda ona ‘beyefendi dede’  diye hitap etmeye razı oldum.

Gerçek bir Cumhuriyet çocuğu’ nun nasıl olması gerektiğini bana öğreten rastlantı benim o gün yerimden geç kalkmaya karar vermemle oluşmuştu. Sonra bana eşinden bahsetmeye başladı, ne kadar  iyi yemek yaptığından , bir zamanlar Dış İşleri Bakanlığında görevde bulunduğundan ,ne kadar iyi almanca bildiğinden konuşurken gözleri pırıl pırıldı…ama kendisi artık araba kullanamıyormuş o sebeple eşi onun şöförü olmuşJ)…

 Bir insanda hemde 90 yaşlarındaki bir insanın gözlerinde  çocuğu, delikanlıyı,ruhu ve beyefendiyi aynı anda görmek  günümüzde mümkün değildir. Ama ben gördüm…

Akşamın yaklaştığını söyleyip  kalkmak istedim ve  masama garsonu çağırıp hesap ödemek istediğimde yine şaşaladım çünkü Nazım dedem cebine davrandı ve onu güçlükle savuşturdum. Israrla kalmamı , eşi ve arkadaşları gelecekmiş onlarla tanışmamı istedi. Ona

-- benden bir bardak çay içerseniz kalırım

dedim ve gözüm bahçeye inen merdivenlerdeydi. Zira sarı- ak saçları  kısa kesim , dizlerinde bir etek ve gömlek giymiş son derece hoş bir hanım merdivenlerden doğruca yanımıza yönelmişti. Nazım dede öyle iyi anlatmıştı ki derhal tanıdım;

-- eşiniz geliyor  

dedim. Nazım dede’ nin hanımı oturmadan önce gülümseyerek  benimle tokalaştı.

--demek tanıştınız , sıkılmadınız umarım…

dedi.

 Nazım dede az bile anlatmıştı karşımdaki hanımın bakımlı yüzü, kıyafeti, elleri yaşını söylemiyordu, belki 80 belki 60…

Günümüze ait konuların her birine ait özel bilgi ve görüşleriyle aydınlatıcı bir muhabbetin içine girmiştik kısa zamanda.

 Hayatın böylesine  umutsuz bir zamanında onları tanımam bana sunulmuş bir  armağan gibiydi. Artık güneşin batma saati  gelmekteydi  ve isteksiz de olsam kalkmam gerekti. Nazım dede ve eşi , arkadaşlarının da geleceğini söyleyerek benim onlarla oturmam için ısrar ediyorlardı.

Anladım ,  günümüz insanlarının bazılarının neden sıkıcı ve ruhsuz geldiğini ;

Çünkü gerçek değillerdi…bilgi ve anlayışın eşliğinde özgüvenle saklanmadan bakan samimi bir çift göz değillerdi…Çağdaş medeniyetin ne olduğunu bu iki insan örneğinde açıkca görmüştüm. En sonunda

-- hoşcakalın, iyi akşamlar

diyerek ellerini sıkıp kalkmayı başardığımda , arkamdan

--görüşmek üzere, yine gel  bu saatlerde biz buradayız…

diye seslendiler. Yine onları görüp göremeyeceğimden emin değildim ama Nazım dede  ve eşi gibi insanların hala olduğunu görmekten  inanılmaz mutlu olmuştum . Ve belki benim gibi düşünen birileri de vardı bu dünyada…bardağın boş tarafını görürken illaki bir de dolu tarafının olması gerektiği gerçeğini unutmayan… mücadele ve umutlarla…


12 Temmuz 2011 Salı

ÖYLE BİR YER...

Öyle bir yerdeyiz ki ne alt ne üst

Ne gece, ne gündüz

Sadece boşluktayız

Ve sonsuz uçuştayız sadece.

Kalp hissediyor, akıl görüyor

Ama bir de biri var ki

Çok yaşlı ve çok genç

Sadece durmuş, bakıyor...

Olana, olacağa, şimdiye,

Sonraya...

Tek işi var olmak

Zaten hep var...

Sonsuzlukta milyonlarca

Parçalanmış ama tek... O

Her şeyi biliyor...

10 Temmuz 2011 Pazar

YURDUM İNSANI

Herkesin uzman olduğu farklı konuları vardır ve hepimiz uzman olduğumuz konularda sınırsız güvenle konuşur,anlatırız. Bazılarımız bilmediğini saklar çok bilirmiş gibi gerekli gereksiz lafa girer sözüm ona karşısındaki uzmanın bilgisine öylesine başvurmuş gibidir.
Evine tamirat için usta çağırmış beyefendi şöyle bir bakar karşısındaki uzmana

“ usta kabaran parkeleri ben sıraladım ama yapıştırıcı bulamadım da çağırdım seni, şimdi şunu buraya bunu şuraya çakıvereceksin, o kadar…”

Aslında usta gelmeden önce en az üç saat uğraşmış satranç taşları gibi uzunlu kısalı tahta parke parçalarını öyle etmiş böyle etmiş bir türlü eşleştirememiş, bayağı bir bozulmuştu.:)) Üstelik matematik öğretmeniydi neden bu kadar basit bir şeyi yerleştirememişti. Usta bir iki baktı sonra şak diye oturttu parke tahtalarını ve on beş dakika sonra işi bitti. Matematik öğretmeni ev sahibi ustanın istediği ücreti ödeyip ona yol verdiğinde şaşkındı. İş ne kadar basitti ve usta güzel bir para kazanmıştı. Ne güzel bir meslek diye düşündü, tam gün onu beklemek zorunda kalmıştı ama değmişti.

Bazen de gerçekten bildiğimiz işleri fiziksel yetersizlikten dolayı başkalarına yaptırmak zorunda kalırız. Ustalıktan daha çok kaba kuvvete ihtiyaç vardır. İşte bu tip kaba kuvvetine başvurulacak ustalar işin bilgi gerektirmediğinin bilincinde olduğundan kendilerini ağırdan satarlar.

Her yaz geldiğinde balkonuma güneşten korunmak için taktığım güneşliğimi taktırmak için birine ihtiyaç duyduğumdan doğal olarak imalatçısını aradım.

İşlerinin yoğun olduğunu servis yazacaklarını yarın gün içinde geleceklerini söylediler. “kaç gibi gelirsiniz ?” dediğimde “ belli olmaz, gün içinde “ yanıtını aldım. İş o kadar kolaydı ki ; iki güçlü kol, güneşlik olan kumaşı hoop kaldıracak balkondaki demirden yuvasına oturtacaktı ama tek sorun biraz yüksekte olmasıydı. Hani yüksekten ürkmesem zorda olsa o ağırlığı kaldırıp yerine oturtacaktım.:)) Tam gün bekledim ancak gelen olmadı. Tekrar aradım ve “ neredesiniz?” dedim.” İşimiz bitmedi yarın geliriz “ dediler. Ertesi günde sonuç yok. Bu arada evde hapis durumunda kıymetli ustalarımı bekliyorum.:)) Dördüncü günün sonunda ödeyeceğim servis ücreti kadar telefon faturası geleceğini fark edip son kez aradığımda “ abla aslında biz imalatçıyız öncelikle yeni yaptırılanlara gidiyoruz, sen başının çaresine bak” dediklerinde boş yere bekletildiğimi anladım. :((

Bilginin çokluğunda alçakgönüllülüğün ortaya çıktığını bilirim ve aynı zamanda koyunun olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi dendiğini de:))... Böylece beklemeye , bekletilmeye alıştırılıyoruz; vergi dairelerinde, tapu dairelerinde, bankalarda,sıralarda… hizmet almak için beklemek, para ödemek için beklemek, iş yaptırmak için beklemek… Derken beklemeye alışıyor ve kanıksıyoruz.

Bende de öyle olmalı , alışamam derken alıştığımı fark ettim. Nasıl mı ?

Bir sıcak yaz günü sıradan bir çay bahçesine girdiğimde öncelikle şemsiyenin altında bir masaya oturdum. Garson olan genç hemen yanımda bitti, siparişimi sordu , şemsiyemi kontrol etti. İki dakika sonra çayımla geldi, sonsuz bir saygıyla çayı bıraktıktan sonra” abla burası çok sıcak şemsiye yetmiyor gel şu arkadaki masaya geç “ dedi. “ Tamam” dediğimde çantalarımı, çayımı taşıyarak beni nakletti. Şimdi daha iyi idi. Yemek için aldığım poğaçaları çıkardım ve gerçekten serinledim.Ama genç garson az ileride durup göz ucuyla bana bakmaya devam ediyor. Az uzaklaştı sonra elinde peçetelerle geldi ve masama bıraktı. Bunca ilgiden şaşkına dönen ben

“çok sağol “ diye gevelemeye çalıştım, peçeteleri çok değerli bir evrak gibi elimde tutarak:)) gülümsedim. Garsonum diğer masalara gidiyor sonra bana yeni bir şey getiriyordu . Bu defa “ abla poşetten yeme sana servis tabağı getirdim “deyince iyice şaşaladım. Dışarıdan getirdiğim yiyeceğe bozulmamış tam tersine servis tabağına yerleştirmemi istemişti. Alıştığımın dışında bir davranışla karşılaşınca bir an ellerine sarılmak arzusuyla doldum:))“ çok sağol, varol,nurol, Allahım cennettemiyim ne ? :))"

Duygulandım mı ne derken hafiften sıcaktan serine geçince hapşırık tutmaz mı… mendilimi çıkarıp burnumu sileceğim aklımda bir korku…ya şimdi “ abla zahmet etme ben burnunu silerim “

dermi :))? diye….

Alıştığım dışında bir davranışla karşılaşınca aslında bekletilmeye, sevgisiz hizmete ne kadar alışmış olduğumu fark ettim. İnsan şaşırıyor normal bir insan davranışı görünce, ben de şaşırdım ve inanın masamı tertemiz bırakmak için çok özen gösterdim. İstese çay bardağımı mutfağa kadar taşırdım da…:))

Bunca ilgi sonucunda ne hesap ödedim dersiniz?

İki çay parası, iki TL… Genç garsonun bana gösterdiği insanlığı tam karşılayan para henüz keşfedilmedi.

İşte insanlardan soğuyup, umudunuzu yitirdiğiniz anlarda hiç tanımadığınız biri çıkıyor üzerinizdeki tüm kırıklığı alıyor ve tekrar yurdum insanına aşık ettiriveriyor. Biri bozar biri yapar olmasa dünya bu kadar zaman ayak diretemezdi var olmak için…